|
|
aldırma deli gönlüm giden gitsin sen şarkılarsöyle içinden boşver
yakarım dünyayı hackerlarım herkesi bunun stilinide öğrenirim
basarım düğmeye patlatırım bombayı
hahahahaha
askerlik yaparken herkesin telofonlarını nereye sakldığını söylemek gibi
kıvıra kıvıra girdi kanıma
bir daha dışarı çıkmadı
yanına varırım
göbek atarım
ter kokun rahatsız edyor
filozof olsaydım ne olurdu yani
tahmin etmiştimiçime işlemişti
bütün söylediklerini
bütünşarkılarını ezberledim

Seni çok seviyorum...
sana dokunmakla başlıyor güzellikler ellerini hissettiğim anda büyük heyecanlar her yanımda olduğunda hızla atan kalbimle seni çok seviyorum
sabah doğan güneşimde öğlen içimdeki sıcaklığınla telefondaki sevgi sözcükleri ile seni çok seviyorum
her güzellik bu yaşamda sana dair hediyesin bana hayatta verilmiş olan mükafat bugünümü sana borçluyum, gülüyorum seni çok seviyorum

| Altro |
Şarkı söylüyormuşum
Sokaklarda,
Görmüşler.
Yere yere bakıyormuşum
Yürürken,
Duymuşlar.
Sonrasını Uydurmuşlar YAZAN: ÖZDEMİR ASAF 
| Ansızın |
Ben sensiz olanlara seni aratıyorum,
Ben sensiz kalanlara seni yaratıyorum,
Seni saklayacağım, seni yazıp-andıkça
Kendimi çoğaltıyor, seni kuşatıyorum.
Unutturmayacağım, seni yaşatacağım,
Kendimi çoğalttıkça seni kuşatacağım,
Her zamanda, her yerde sen bende yaşadıkça
Sen evreninde sana seni aratacağım. YAZAN: ÖZDEMİR ASAF |
| 
| Benden Sonra Mutluluk |
Bunca yıl yaşadım
Elime ne geçtiyse yitirdim
Biraz daha yaşayacağım
Yalnız bir şey biriktirdim
Bir bakış, bir görüş, bir duyu, bir düşünce
Belki aç kalacağım
Suçlanacağım ölünce
Biraz yazdım, artık hep yazacağım
Hüzünden baş alamadım
Görünce YAZAN: ÖZDEMİR ASAF |

| Çizdim |
Ben ağacın resmini çizdim
hiç kimse için…
daha ne yapraklarını yapıştırdım
nede adını koydum
yemişlerinin…
onu bir anlama yakıştırdım.
Adınıza büyüyor belleğimde ağaç
başka ağaçlar doğuruyor
büyümeyi bölüşüyorlar gölgelerinde
dal-dal, yaprak yaprak öpüşüyorlar
çizmez olaydım, bizi soruyorlar
dönüp bizlere bakıyorum
dövüşüyorlar YAZAN: ÖZDEMİR ASAF |
 | Lavinia |
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.
Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.
Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia. YAZAN: ÖZDEMİR ASAF |

| Mesaj |
Ölebilirim genç yaşımda,
En güzel şiirlerimi söylemeden görürebilirim.
Şimdi kavakyelleri esiyorken başımda,
Sevgilim,
Seni bir akşam-üstü düşündürebilirim. YAZAN: ÖZDEMİR ASAF 
| O Gece |
O gece ben olmayacağım.
Utancımdan bakamadığım aynalarda
Güldüğünüzü görecek
Anlayacaksınız.
Her gece birinin olmadığı gecedir.
Gecelerinizi karıştıracak gitgide
Olmayanlarınızın çoğalması.
Benim olmadığımı duyduğunuz bir gece
Korkacaksınız.
Şimdiden düşünüyorum son kalanımızı
Son gidenimizin bu gecesinde.
Ama bir gece olacak, ortalarda bir gece..
İçinde siz de olmayacaksınız,
Ayrıca. YAZAN: ÖZDEMİR ASAF |
|

| Seni Saklayacagim |
Seni saklayacagim inan
Yazdiklarimda, cizdiklerimde,
Sarkilarimda, sozlerimde.
Sen kalacaksin kimse bilmeyecek
Ve kimseler gormiyecek seni,
Yasayacaksin gozlerimde.
Sen goreceksin, duyacaksin
Parildayan bir sevi sicakligi,
Uyuyacak, uyanacaksin.
Bakacaksin, benzemiyor
Gelen gunler gecenlere,
Dalacaksin.
Bir seviyi anlamak
Bir yasam harcamaktir,
Harcayacaksin.
Seni yasayacagim, anlatilmaz,
Yasayacagim gozlerimde;
Gozlerimde saklayacagim.
Bir gun, tam anlatmaya..
Bakacaksin,
Gozlerimi kapayacagim..
Anlayacaksin. YAZAN: ÖZDEMİR ASAF |

| Seni Seyrediyorum |
saçların uçuşurdu rüzgardan
yanından seni seyrederdim
günes yakardı, deniz yakardı
sen konuşurdun, dinlerdim
gülerdin…
susardın, düşünürdün
benimle el-ele yürürdün
yol biterdi.
görmezdim seni
zaman yıl yıl geçerdi
uzaktan çok uzakladan
seni seyrederdim. YAZAN: ÖZDEMİR ASAF |

| Tentation |
Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç
Sana diyeceklerim söylemekle bitmez.
Yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
Adına düğümlendi.
Bana yaşadığın şehrleri aç,
Başka şehirleri özleyelim orada seninle.
Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
İkimize yetmez. YAZAN: ÖZDEMİR ASAF | Uzay
Uzay Dünya'nın atmosferi dışında evrenin geri kalan kısmına verilen isimdir. Atmosfer ile uzay arasında kesin bir sınır bulunmamaktadır, fakat Dünya'nın atmosferi yukarı doğru çıkıldıkça incelmektedir. Uzayda tahminen milyonlarca galaksi bulunmaktadır. Bu tahmini galaksilerin içinde tahminen milyonlarca sistemler, gezegenler ve astroitler bulunmaktadır. Fizikçi Carl Sagan'ın kitabı "KOZMOS" da yazdığı üzerine evrensel atom sabiti 1088 kadar yani 10 üst 88, yani evrende 10'un yanında 88 sıfır tane atom var. Bu şekilde bir hesaplama ve insanoğlunun bildiği her türlü galaksi uzayın büyüklüğünü kanıtlar. Uzay ayrıca evren terimi ile karıştırılır. Bu iki kavram karıştırılmamalıdır. "Uzay" içinde bulunduğumuz sonsuz sanılan boşluktur, "evren" ise canlı, cansız her varlığın uyumu ya da uyumsuz yaşadığı mekandır. Yani birbirlerinden farklı şeylerdir.
Uzay karanlığı, büyüklüğü, olayları ile ilgi çekici, karmaşık ve araştırmaya değer olmuştur. Bu yüzden insan her çağda uzayı merak etmişti. Bu yüzden sürekli uzayı araştırmak için icatlar yapmıştı. Teleskop bu alanda çok önemli bir alettir. Çağlar geçtikçe insanların daha güçlü teleskoplarla uzayı incelemesi uzay hakkındaki bilgileri artırdı. Böylece merakını gidermeye başlayan insanoğlu bununla yetinmeyip uçarak daha fazla bilgi toplamak istedi. İnsanlığın uçmayı keşfetmesiyle Dünya'yı çevreleyen yakın uzay hakkındaki bilgiler, daha da artmaya başladı. Nihayet, güçlü füzeler, yapma uydular, Ay 'a insanlı ya da insansız araçlar gönderilmesi, yapay uydular geliştirilmesi, çok güçlü radyo teleskoplarla (bkz.Hubble Uzay Teleskobu) uzayın derinliklerinin araştırılması, 20. yüzyılın ikinci yarısında insanlığın uzay hakkındaki bilgilerini önemli ölçüde genişletti. Ayrıca insanlık uzayı araştırmak için "astronomi" bilimini doğurdu. Artık astrologlar uzayın bilgilerini daha hızlı buluyorlardı.
Bu arada teorik fizik ve astronomi konusunda devrim yapacak görüşler ortaya atan Einstein gibi bilginlerin uzay konusunda ortaya attıkları pek çok kuram, gözlemcilerin uzay üzerine verdikleri bulguların mantıklı bir şekilde açıklanmasını sağladı.
Uzay konusundaki ilk sağlam bilgiler, 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında, özellikle kuzey ülkelerinde kurulan gözlemevleri sayesinde alındı. ABD'nin Kaliforniya eyaletinde bulunan Palamar Gözlemevi, Dünya'da mevcut gözlemevlerinin en büyüğüdür. Buradaki aynalı teleskopun çapı 5 m, yüksekliği 40 m dır dır. Bu gözlemevlerinde uzaydaki gökcisimlerinin kütlesi, hacmi, ışığının şiddeti vb. incelenmektedir. Uygulamalı fiziğin geliştirdiği tayf (spektrum) analizi, uzaydan gelen ışıklardan, cisimlerin hangi elementlerden oluştuğunu göstermektedir.
1932'de K. G. Jansky adındaki bir mühendisin rastlantı sonucu bulduğu uzaydan gelen radyo yayınları, daha sonraki yıllarda radyoteleskopların doğmasına ve uzayın derinliklerinin dinlenmesine, bu radyo yayınlarının kaynaklarının ve nedenlerinin bulunmasına yol açtı. II. Dünya Savaşı sırasında Almanların geliştirdiği V-1 ve V-2 füzeleri daha sonraki yıllarda uzayın keşfi için yapılacak çalışmalarda büyük bir adım oldu. 1947-1956 yılları arasında özellikle ABD, uzay çalışmalarına büyük hız verdi. Yapılan uzay uçuşu denemelerinin hiçbiri bir uzay aracını yörüngeye oturtmayı başaramadı. Bu arada SSCB, 1957 yılında üç kademeli Vostok füzeleri ile "Sputnik" adındaki ilk yapma uyduyu Dünya çevresinde yörüngeye oturtarak uzay yarışında öne geçti. Uydulardan elde edilen uzay üzerine bilgiler, canlıların, özellikle insanların uzayda yaşayabilmeleri için hangi koşulların yerine getirilmesi gerektiğini ortaya koydu. Böylece uzay tıbbı doğdu ve gelişti. Uzayda ilk insan ise 12 Nisan 1961 tarihinde SSCB'nin uzaya gönderdiği Yuri Gagarin oldu. Bu arada, insanların uzay boşluğuna yerleşmelerini sağlamak, uzayı uzaydan izlemek, Dünya üzerinde haberleşme kolaylıkları sağlamak için binlerce uydu yörüngeye yerleştirildi ya da uzayın boşluğuna fırlatıldı. Nihayet 1969 Temmuzu'nda Ay'ın ABD'li astronotlar tarafından fethedilmesi, uzay çalışmalarında en önemi adımlardan biri oldu. Günümüzde uzay yarışı büyük bir hızla sürmektedir.Özellikle de Amerika ve Rusya bu büyük yarışta amansız birer rakiptir.
Kaynaklar
www.bilim.org TÜBİTAK Popüler Başvuru Kitaplığı "Uzay ve Zaman" kitabı www.tdk.gov.tr

ABD’li UFO araştırmacısı Jeff Peckmann, basın toplantısında bir uzaylı videosu gösterdi… Uzmanlar, görüntü için ‘Kesinlikle gerçek’ dedi.
“Evrende yalnız mıyız?” ya da “Aramızda uzaylılar var mı?” gibi insanoğlunun kafasını kurcalayan sorulara cevap, ABD’den geldi. UFO araştırmacısı Jeff Peckmann, düzenlediği basın toplantısında bir uzaylının yer aldığı videoyu gazetecilere gösterdi. Dünya Dışı Varlıklarla İlişkiler Komisyonu Başkanı Peckmann’ın gösterdiği ve 17 Temmuz 2003 tarihinde Nebraska’da Stan Romanek adlı bir adamın kızıl ötesi kamerayla çektiği görüntülerde, 1 metre 20 santimetre boyunda dünya dışı bir varlık somut olarak görülüyor.
‘ARTIK ALIŞSAK İYİ OLACAK’
Videoda, uzaylı olduğu öne sürülen bir yaratık bir gece yarısı bir evin penceresinden içeri bakıyor. Filmi inceleyen Colorado Film Okulu uzmanları ise görüntülerin kesinlikle gerçek olduğunu, herhangi bir montaj hilesine rastlanmadığını açıkladı. Önümüzdeki günlerde uzaylılarla ilgili başka kanıtlar da yayınlayacağını belirten Peckmann, artık uzaylılarla yaşamaya alışmamız gerektiğini dile getirdi.


Ödünç Hayatlar
|
|
Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağım.
Bahar bulaştı ya hayata, ağaca, suya, içimde öyle bir seyahat kımıldıyor ki, diren direnebilirsen... Yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını.. "Uzaklar" çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını...
Marianne Faithful sanki şarkı değil, derdimin nedenini söylüyor radyoda: "Saçlarında ılık rüzgarla, spor bir araba sürerek, Paris'e hiç gitmediğini 37 yasinda fark etti".
Buket Uzuner, yaşayageldiği hayatın anlamsızlığını 37'nci yaşgününde idrak eden bir kadının öyküsünü anlatıyor "Karayel Hüznü"nde... Bıkkın kadın, doğum gününün sabahında, büyük boy bir beyaz kağıda kırmızı rujla şu notu yazıp bırakıyor evdekilere:
"Bugün benim doğum günüm. Değişiklik olsun diye bu kez size domuz kanından nefis bir çorba hazırladım. İçine de zehir kattım. Ben Alpler'e gidiyorum; çünkü 37 yaşıma girdim ve hâlâ Alp Dağları'na gidemediğimi ayrımsadım. Kalırsam, asla gidemeyeceğimi anladım. Kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağımı da....Hoşçakalın".
* * *
"Yaşamak değil. Beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin; o telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgârlara taratmayı saçlarımızı, sevdigimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
Gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık. Hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak adamlar, yapılacak işler... Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı; başkalarının hayatı, bizimkini aştı.
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik. 20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını, 30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere...
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize... Doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda... Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış...
* * *
Jorge Luis Borges'in derledigi Babil kitaplığında Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı bir öyküsü vardır. Güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:
22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve "Bana gençliginizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyecegim" der.
Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye... 23 yerine 24 yasina basar o yıl yaşgününde. Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara... Gece odasına sızmayı başaran aşıklari, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler... Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun" gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.
Ancak sayılı gün çabuk geçer. Kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebilecegi sadece bir günü kaldığını fark eder: "Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlik..."
Atesli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. Bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...
Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.
"O gün" geldiginde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını... Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. Yanıt gelmeyince açıp girer. Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses... Adam bu ani ölümün nedenini yerde buldugu mektupta okur. Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"Soylu prenses!.. Size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) En derin bağlılığımla..."
* * *
Erikler, kirazlar, çileklerle çıkageldi mi Haziran, pupa yelken kıpırdanır içim...
Saçlarını ilik rüzgarlara salıp uzak başkentlere spor arabalar süren coşkulu kadınların şarkılarını dinlerim Haziran'da...
Ardında veda mesajları bırakarak hep ertelediği düşlerinin peşisıra yüksek dağlara tırmanan öfkeli kadınların öykülerini okurum. Ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız...
Yaşam... O hepimize borçlu olan hergele, öder inşallah bir gün hesabını... Yaşarız ertelediklerimizi, "gençliğimizin son günü" çalınmadan elimizden...
Can Dündar
16.06.1999 Sabah Gazetesi
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Tarkan Asla Vazgeçemem Klibi
asla
komik olamam
alooooo
aman abla yetiş abla akıl elden bak gidiyor.
kıvıra kıvıra girdi kanıma
işte gidiyorum çeşmi siyahım aramıza dağlar sıralansa da sermayem derdimdir ey dost servetim ahım karadıkça bahtım karalansan da
Haydi dolaşayım yüce dağlarda Dost beni bıraktı ah ile zar'da Otmek istiyorum viran bağlarda Ayağıma cennet kiralansa da...
Bağladım canımı zülfün teline Sen beni düşürdün elin diline Güldün Mahzuni'nin berbat haline Mervan'ın elinde paralansa da
indir
Bir Damla Masalı
Çok yalnızdı ve göklerden düşüyordu. Önce ormandaki bir yaprağa, oradan da süzülerek bir su birikintisine düşüverdi. Birikinti sevinmişçesine dalgalandı, merkezde de bizim su damlası. Artık, o da ağaç gibi, yapraklar ve diğer düşmüş damlalar gibiydi, yalnız değildi. İstediği mutluluğa kavuşmuştu. Artık yukarıdan gelen damlaları o da karşılayabilecekti. Ama bir şey fark etti, artık bağımsız değildi. Etrafındaki damlalar ne yaparsa, aynısını yapmak zorundaydı. Kendini de kaybetmişti ve bulamıyordu. Yağmur da dinmişti zaten. Hayatı duruvermişti.
Güneşe binip tekrar geldiği yere gitti. Ve yine göklerdeydi. Ama tutunamıyordu. Yine düştü, yine çıktı, düştü çıktı. Sonunda bir şey fark etti. Bu, onun hayatıydı. Ama sadece bundan ibaretti. Hayatı bu kadar basit olmamalıydı. Bir su damlasıydı, kabul ediyordu. Ama mutlu olmak istiyordu. Tekrar güneşe bindi ve büyük bir göle düştü bu sefer. Kalabalıktı etrafı. Sesini duyurmalıydı. Ama nasıl? Aslında bir çözümü vardı. Bir damlayla tanıştı sonra. Çok sevdiler birbirlerini. İki damla, yollarına beraber devam edeceklerdi. Güneş yine girdi araya. Sadece bir damlaydı, güneşe rakip olamazdı… Şu bizim damla kaçamadı ki... Ayrıldılar. Hıçkırıklara boğuldu damlalar. Kimseler avutamadı damlaları. Duyan herkes etkilenmişti. Dünya boş durmadı. Kapattı güneşi. Güneş çok kızdı! Ve her gece iç çekerek ağlayan damlalar sonunda yine bir birikintide buluştu. Onları ayırabilecek bir güneş yoktu artık. Hatta sadece ikisi buz kesilmeye razıydı. Ne de olsa aşk böyle bir şeydi. Mecburiyetten midir bilinmez, her yağmurda acı çekti dünya. Ama hep gülmeyi seçti, ağlamaktansa.

Seninle Anladım
Aşk diyorlarmış kalbin oynadığı oyuna.Seni bir oyuncak gibi bir o yana bir bu yana savururmuş...Bir kalbin elinde oyuncak olunca anladım.Sevmek bambaska bir duyguymuş meğer...Sevgileri doldurmuş kalplerine binlerce insan.Hepsinin yüzü aşkın acısı ile dolu.Gözüm;birini hasretle izlerken aynama yansıyan yüzümü görünce anladım...Kurtulamazlarmış aşk denen seyden.Ne yapar ne eder geri dönermiş yüreklere.Bir çare bırakırmış aşk ile dolu kalpleri.Sen gidince buz kesen ellerimi yüzüme kapattıgımda anladım.Unuttum,bitti artık sevmiyorum.Geçti gitti diyenlerin hepsi yalan söylermiş meğer...Seni yeniden gördüğümde kalbimde beni boğan sızıyı duyunca anladım.Aşk demek karşılıksız sevmek demekmiş.Aşk bir gece vakti sokakta yalnız başına yürürken gördüğün,irkildiğin hayallermiş.Aşk,bir ömür demekmiş.Bir ömre değer demekmiş..Yıllar sonra ellerim ellerinde,gözlerim gözlerinde ve kalbim yeniden ellerinde olduğunda anladım.Meğer aşk herşeye degermiş.Senin aşkın bir ömre yetermiş.Hayata beraber gözlerimizi yumunca anladım...
kendime yeni bir ben lazım
bu sene ii geçmedi kader beni seçmedi
hepsini bir kazana atıp toptankaynatmak gerek
arkadaşlar spacemi açınca hepimiz kardeşiz adı müzik dinliyor musunuz.
Rahat Ol
Yar deyip dağladım her bir yanımı. Hasretlik dört yandan sardı canımı. Sonunda el çekip saray, hanımı, Feleğin gözüne çaktım rahat ol.
Bir ömürdür bana yetti gazabı. Al da başına çal dedim azabı. Dökerek gönlüme aşktan kezzabı, Her bir hücresini yaktım rahat ol.
Sevgiden ötesi bilirim yalan. Sevgisiz yürekler er ve geç talan. Yıkılmaz kaledir sevgisi olan. Gelmişe geçmişe baktım rahat ol.
Ne sen kendini yor, ne de beni yor. Sığırtmaç sevgisi yüreğinde kor! İnanmazsan aşkın kitabına sor. Her bir sayfasına aktım rahat ol.
yaparım bilirsin
Engel mi mesafeler aşk yoluna meşk yoluna Değer mi sebepsizken ayrılığa Baş koydum ben seninle mutlu aşk yoluna meşk yoluna Bulurum kaf dağına kaçsanda
Aşıklar anlar beni her halimi sevdiğimi Dünyada bensiz bırakmam seni Yalnızlar anlar beni her halimi sevdiğimi Hayatta terk etmem seni
Yaparım Bilirsin
Deliyim gözü kara deliyim yakarım Romayıda yakarım ben Bulurum seni yine bulurum olurum yine senin olurum

YAKARIM ROMYI YIKARIM ROMAYI BUNU YAPARIM BİLİRSİN
UFO GÖREN MASUM KÖYLÜ
BİNLERCE DANSÖZ VAR

KORKU NEDİR?
Korku olgusunu tek bir cümlede tanımlamak, kuşkusuz çok zordur. Buna rağmen korkuyu, irade ve mantıkla kontrol altına alınamayan, insanın içini daraltan bir yakın tehdit hissi olarak açıklayabilmemiz mümkündür. Tıbbi açıdan bakıldığında korku – hemen hemen her vakada – soluk beniz, terleme, titreme veya çarpıntı halleri ile birlikte seyreder. Korku hastalıkları ise, korkunun şiddetli bir hali olarak kabul edilir.
Korkunun Gelişimi Korkumuz, ancak hayatımız sürecinde gelişen bir olgudur. Yani ne „ödlek“ olarak, ne de özellikle cesur ve korkusuz bir insan olarak dünyaya geliriz. Gözle görülür ilk korku reaksi-yonlarını, bebeklerin dördüncü ila altıncı ayları arasındaki dönemlerde algılayabilmemiz mümkündür. Çocukların ebeveynlerinden uzun süre uzak kalmalarına katlanmaları, içlerinde bu şahısların bir imajını muhafaza edebildikleri sürece mümkündür.
Sağlıklı Korku – Patolojik Korku Korku, her şeyden önce sağlıklı ve insanın hayatta kalabilmesine yardımcı olan bir duygu halidir. Korku öncelikle, hem kendi kendimiz, hem de çevremizdeki insanlar için sağduyulu ve itinalı olma yetisini kazandırır bize. Nasıl ağrının beden için önemli bir alarm fonksiyonu varsa, korkunun da hayati bir önemi söz konusudur. Örneğin korkmadan ve ağrı hissetmeden ateşe yaklaşabilseydik, hayati tehlike arz edebilecek yanıklara maruz kalmamız çok kolay olurdu. Yani, korkunun da sağlık açısından önemli yönleri vardır kuşkusuz. Bu durumda gerçek korku olarak tabir edilen olgudan bahsedilir: Dışarıdan gelen bir tehlike karşısında insan; bedenen, hissi olarak ve akıl seviyesinde alarma geçirilmektedir. Ancak korku olgusunun nasıl yaşandığını veya algılandığını da herkes bilir. Örne-ğin bize korku veren duruma başka bir anlam vermek suretiyle: Geceleri evimizde sesler duyduğumuzda, bunu evde bulunan muhtemel soygunculara değil, örneğin evin içinde dolaşan kediye yormaya eğilim gösteririz. Ancak makul bir ölçüde gerçek korku hissine sahip olmak da önemlidir. Bu korkunun dozu, risk taşıyan bir olayda hazırlıksız yakalanmayacak kadar yeterli olmalı, ancak tepki gösteremeyecek kadar da („korkudan donakalma“) fazla olmamalıdır. İşte gördünüz: hem aşırı korku, hem de korkusuzluk derecesine varan az korku halleri, hastalık özelliklerini taşımaktadır. Aşırı korku halinde mutlaka yardıma ihtiyacınız var demektir, üstelik yaşam kaliteniz de kısıtlanmış olacaktır. Ancak korkusuzluk halinde sosyal açıdan topluma uyumlu ve de başarılı olmanız mümkündür. Korku olgusunun bu her iki türünün de hastalık niteliği taşımasına rağmen, aşırı korku vakasının daha önemli olduğu da bir gerçektir.
İnsan, içinde her zaman korkuyu bulabilir. Ancak yeterince derinde aramasını bilmelidir. André Malraux (1901–1976), Roman yazarı, Fransız Kültür Bakanı ve Sanat Bilimcisi
Korkuların Sınıflandırılması Korkudan korkuya fark vardır. Bundan dolayı korku bozuklukları, tıbbi açıdan üç büyük gruba ayrılmaktadır. Bu sınıflandırmada, her bir korku kategorisinin hasta edici özelliğini vurgulamak için „bozukluk“ kelimesi eklenmiştir.
- Korku bozukluğu (genel korku, herhangi bir olguya bağlı olmayan korku)
- Panik bozukluğu (veya panik atakları), alan korkusu (agorafobi) ile veya tek başına seyre- debilir
- Fobik bozukluk (belli bir nesneye ve duruma bağlı olarak)
Bütün bu korku hallerinde, normal hal ile hastalık hali arasında kesin bir sınırlama mümkün değildir. Bu itibarla, önce korkunun hangi boyutta olduğu sorusunun irdelenmesi gerekmektedir; örneğin genel olarak nispeten çabuk korku hissine kapılabilen bir kişiliğin hastalık boyutuna ulaşan derecede korkuya kapılıp kapılmadığı sorusu, önemli bir rol oynamaktadır. Örneğin sistematik bir şekilde uçağa binmekten korkan, ancak bunun için mutlaka psikolojik yardıma başvurmayan veya başvurması zorunlu olmayan çok sayıda insan vardır. Diğer insanların huzurunda konuşma korkusunun hangi noktadan sonra hayatı kısıtlayan boyuta ulaştığı ve dolayısıyla profesyonel hekim yardımıyla tedavi edilmesi gerektiği sorusu da, çoğu zaman kolayca kestirilemez. Aynı şekilde, örneğin örümceklerden korkmanın ne derece hastalıklı bir durum olduğunu da bilemeyiz. Konunun daha iyi anlaşılması için öncelikle korku hastalıklarının üç farklı şeklini biraz daha yakından irdeleyelim.
Genel Korku Bozukluğu Korku belirtilerinin çoğu günlerde, en az birkaç haf-ta boyunca devamla ortaya çıktığı hallerde, genel korku bozukluğundan söz edilir. Bu bozukluğu teşhis eden doktorun, teşhisine temel aldığı en önemli belirtiler arasında şu haller de bulunmaktadır: - Kaygılar (gergin his hali, heyecanlı olma, belli bir olguya konsantre olmada zorlanma) - Motorik gerginlik (örneğin titreme, kaslarda gerginlik hissetme, sakin olamama) - Aşırı vejetatif (kontrol dışı) reaksiyonlar (örneğin terleme, baş dönmesi).
Panik Bozukluğu Doktorunuz tarafından önerilen ilacın panik bo-zukluğunun tedavisine yönelik olması itibarı ile, bu broşürün „Panik nedir?“ başlığı altında konu daha ayrıntılı bir şekilde işlenmektedir.
Fobik Bozukluk Fobik bozukluk, daima spesifik bir durum veya obje ile bağlantılı olan bir korku halidir. Objeye bağlı fobi, örneğin örümcek, yılan veya ateş gibi belli bir nesneye bağlı olarak ortaya çıkan bir korku halidir.
Korkmak.. İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor. Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için. Düşünmekten korkuyor sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için..
W. Shakespeare
Aşık olmayalı uzun zaman oladu, Ele ele tutuşmayı unuttuk sandım, İstedim ama bi türlü olmadı, Doğru zamanı bekliyorum uzun zamandır, Geç olsun ama güç olmasın istedim ben, Sahtekar olanı başkasıyla kalanı, Bir gecelik olanı, Alemi göreni geceleri bileni, çok parayı seveni, İstemem ben,

Bir Başlangıçtır Ölüm
unutmadım ölümü, unutanlar utansın, ölüm Allah'ın emri, teslimiyet gereği...
kısadır ömrü gülün, aşk tutkusudur ölüm, herkes unutsa seni, tek sadık dosttur ölüm...
sağ elimde bir ölüm, sol elimde bir ölüm, ortasında ömrümün, en güzel gündür ölüm...
onlar ölümden uzak, ölüm onlara yakın, ölüme sevdalandık, yoluna kanatlandık...
yolun başlangıcıdır, kapanan kapı ölüm, kavuşma zamanıdır, açılan kapı ölüm...
ölüm sen ne güzelsin, vuslatın baharında, bin bir çiçekler açtı, ümidimin bağrında...
sevgiliye açılan, en güzel kapı ölüm, sevgiliye kavuşma, en güzel zaman ölüm...
en büyük nimet sensin, ebediyet verensin, seni sevmeyenlere, Allah sabırlar versin...
varsan korkutmak için, kahpedir senden korkan, dirilişin muştusu, Allah'a varmak için...
Alacakaranlıkta
Akşam karanlıklarla sarmaş dolaş Sen de sarılmışsın yalnızlığına, Taksiler kurşun gibi gelir geçer Troleybüsler salına salına.
Tek tük kadınlar aydınlatır caddeyi. Genç kızlar beyaz neonlar gibi. Ortancalar gül rengi ışık saçar, On beşine varmamışlar masmavi.
Sen de yalnızlık saçarsın. İçmeye korkarsın, efkâr basar. Ağlayamazsın elâlem var. Şapkanı bile çıkaramazsın Saçlarını uçurur rüzgâr... Gittim deniz kıyısına oturdum. Akşam karanlıklarda sarmaş dolaş, Ben de denize akıyordum Irmaklar gibi yavaş, yavaş...

| Gel gayrı
|
Kara gözlüm bu ayrılık yetişir
İki gözüm pınar oldu gel gayrı
Elim deyse akan sular tutuşur
İçim dışım yanar oldu gel gayrı
Ayların sırtında yıllar taşındı
Sanmaki garibi eller düşündü
Bebekler evlendi yollar aşındı
Kozalaklar çınar oldu gel gayrı
Hesab et gideli sen gurbet ile
Otuz ay tutuldu kolay mı dile
Hapisler sürgünler esirler bile
Sılasına döner oldu gel gayrı ABDURRAHİM KARAKOÇ 
| Kırgın sularda |
Yaprağın güle gülümsemesidir
Sabahın ilk eylemi
Hala gözlerimde bir ikindi serinliği
-Yüzünün neresinden dönsem, yalnızım-
Annemin ud çalan ellerinin beyazı
Neruda'yı okuyan lirik sesi babamın
Bolivya'dan esen güney rüzgarı
Kırgın sularda dağılıverdi odaya
Dön bana çocukluğum
Pandora'nın kutusundaki umut
Yüreğimde ısınan mavi güvercin
Kirpiklerimde yaşaran sevda
Ah! Kırılmıyor hüznün sırça sarayı
Dön bana gençliğim ALINTI 
| Üşüten yaz yağmuru |
- 17 Ağustos'a -
şimdi yaz yağmuru yağıyor durmadan
gözyaşım gibi sessiz ve durmadan
sen seni kurtarmadan ve evini kurmadan
hem yedi günlük ölüyü bile koymadan
yaz yağmuru yağıyor şaşkın ve durmadan
deniz üzerine gelirken biraz daha doluyor
biraz daha gün yüzüne acı vuruyor
şimdi yaz yağmuru yağıyor durmadan ETHEM VAYVAYLI 
| Sen, içimde bin yıllık ukde |
Ardımda bıraktım, bir yığın uykusuz geceler
Dakîkalar'da İsmin, Sâniyeler heceler
Seni hatırlatır teker teker
Alıp götürür beni benden,
Yine o meçhûle çeker...
Bu kaçıncı kayboluşum biliyor musun gözlerinde?
Bu kaçıncı yalın ayak, baş açık dolanışım sahrâlarda?
Hayâlinin peşinden koşup,
Bu kaçıncı meydân okuyuşum, Asırlık Sevgiler'e?
Sanki Târih Sâhifeleri'ni tekrar yazdım;
Kaç sefer aştım Kaf Dağı'nı...
Kaç sefer ibretle parmak ısırttım Leylâ'ya, Mecnûn'a...
Belkıs'ın Sarayı'na konuk oldum...
Kaç sefer teptim Züleyhâ'yı elimin tersiyle...
Dolaştım Buhârâ'yı, Semerkant'ı, Horasan'ı, Türkistan'ı...
Sonra çaldı Endülüs'te gitarlar,
Kurtuba'da, Gırnata'da, Adın'a yaptığım besteler okundu...
Ve, sen;
İçimde Bin Yıllık Ukde...
Ve, sen;
Yeryüzü'nde görülmemiş efsâne...
Bir te'sirli bakışının tahakkümüne giren Asırlar'dan döndüğümde,
Yine sana bilendim, yine sana şartlandım...
İnzivâya çekildim Tibet Manastırları'nda
Ay ışığı görmeyen gecelerde,
Kandildeki katranları mürekkep yaptım divitime
Ilık nefesine hükmettim;
En sert fırtınadan daha keskin kasırga oldu
Emrettim;
Esip getirdi ayağıma Orhun Anıtları'nı
Gözyaşlarımla yıkayıp sildim Kitâbeler'i
Ve,
Seni nakşettim anıt taşına
Seni yazdım
Sildim aşk adına ne kadar kânun varsa,
Hepsini tek tek yeniden ben yazdım
Çün ki;
Sensiz bir efsâneye, sensiz bir aşka dayanamazdım...
Senin için tekrar aşkın kânununu yazdım
Ben yazdım...
Ben... M.ENGİN KARATAY 
| Sensizlik Türküsü |
Dün seninle, bugün senden uzakta
İsminle avunur, seni anarım
Mutlularım arasında bir mutsuz!
Issız köşelere kaçar, sinerim..
Talih yüz çevirmiş, felek de küstü
Hakkımda verilmiş ayrılık kastı
Diyar-ı gurbette bir akşam üstü
Yalnızlıktan üşür üşür, donarım..
Gündüzlere inat, geceler kızgın
Sabahları olmaz hiç doğru, düzgün!
Uykuya dargınım, vefâya üzgün
Cefâ ile ahbab oldum, yanarım..
Dert bağımda bülbüllerim ötüşür
Duygularım birbiriyle itişir
Hasretinle alev olur, tutuşur
Derdin ile yanar yanar, sönerim..
Elde neş´e, bende hüzün, ızdırap
Sensizlik derdiyle şu gönül harap
Beldeler meyhane, enginler şarap
Yalnızlığı içer içer, kanarım..
Dertler açık seçik, mutluluklar sır
Sensiz dakikalar bana bir asır
Duvarların arasında münhasır
Bir o yana, bir bu yana dönerim..
Sensizlik derdiyle olmuşum hasta
Gözlerim yollarda, kulağım seste
İçime çektiğim her dem nefeste
Uzaklardan bana seni sunarım..
Dört yanımda dağlar yüceden yüce
Ey hüzünlü akşam, ey gamlı gece!
Ey bana kendimi soran bilmece!
Ben bende değilim, bende sanırım HÜNKAR DAĞLI |
|
|
|
|
SEN YANIMDA OLSAYDIN
Kahrolmazdım günlerce, sevseydin sende beni, İçimde köşk kurardım, baş ucumda olsaydın. Taşısaydın eğer ki, yürekte, can'da beni, Hiç bıkmadan bakardım, sen yanımda olsaydın.
Gözlerimdeki yaşı, kirpiklerim tutardı, Dil gönül pazarımda, balı alıp satardı, Bulutlarda gezdirir,semalara katardı, Ta göklere çıkardım sen yanımda olsaydın.
Karanlık gecelerde,fener olup gözlerin, Işıldardı gönlüme,türkü gibi sözlerin, Namelere düşerdi, sevgi yüklü sazların, Tellerine takardım, sen yanımda olsaydın.
Geceyi gündüz eder, baharlara karışıp, Çiçekleri başıma takmak için yarışıp, Güzellikler içinde , mutlulukla barışıp, Dertleri hep atardım, sen yanımda olsaydın.
Sensiz Bir Gün Daha
Sensiz bir gün daha gecti Sen yoksun yanımda Günler geçmek bilmiyor,bu sabahta Sensiz bir gün daha geçti bu ayazda Sensizdim bu sabahlarda Sen yokdun yanımda Hasretin oldu başa bela Sensiz bir gün daha geçti bu koca yılda Yağan yağmurla uyandım bu sabahta Ne güzel iniyordu melekler dünyaya Meleklerde seni gördüm bu sabahta Sensiz bir gün daha gecti bu yağmurda Gözlerini gördüm bu sabah denizde Nasıl parlıyordu inci gibi öyle İçimi aydınlattın sabah güneşinde Bir gün daha gecti sensiz yapayanlızdım işte Gececiyim bu alacakaranlıkta Sokaklar bomboş,sessiz çığlıklar varoş Bu sabahda uyandık yine sarhoş Ama yine sensizdim bir gün daha geçti muhteşem bir poz !!!
BANA GÖZYAŞI BORCUN VAR !
Adam genç kadına seslendi: - Bana gözyaşı borcun var!
Genç kadın sordu: - Nasıl öderim?
Adam gözlerini kırptı; - Haydi gülümse!
Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi. Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.
Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde. İkisi de bahar kokuyordu... Biri ilkbahar, diğeri güz.
Adam, seslendi yine; - Bana mutluluk borcun var!
Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu: -Nasıl ödeyebilirim?
Heyecanlandı adam - Haydi yat dizlerime!
Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca. Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının. Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu. Çaresizliğini ördü sırasıra. Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam. Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı. Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice. Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.
Genç kadının gözlerinin içine baktı; - Bana yürek borcun var!
Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı. - Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?
Adam kollarını uzattı - Haydi tut ellerimi!
Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın. Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde. Genç kadın gitmek üzereydi.
Adam son kez seslendi; - Bana can borcun var!
Kadın irkildi; - Can mı?
Sigarasından derin bir nefes çekti adam; - Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!
Hoşuna gitti sözler kadının - Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?
Adam, biraz daha yaklaştı; - Yum gözlerini!
Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini. Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu kadının titreyen dudaklarına.
- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...
Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi; - Hayat öpücüğüydü!
Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...
Adam, şaşırdı; - Ya senin bu yaptığın neydi?
Genç kadın kapıya yöneldi; - Veda öpücüğü!
Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.
Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına. - Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...
Genç kadın sümbülleri aldı: - Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!
Adam sevindi: - Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!
Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam, - Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!
Haykırışı yağmura karıştı. Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...
SESSİZCE KARA
Sessizce geldi katıldı aramıza .Bir sandalye verdiler hemen, oturup dinlemeye başladı konuştuklarımızı.İşte,bu kızın annesi babası öldü.Adın ne senin?Gamze, Gamze Kara .Kara ha Evet, karaydı saçları, karaydı gözleri,karaydı teni.Ya şimdi?Ya bundan sonra?Kara mı olacaktı bahtı.Senin de fotoğrafını çeksin abla ,hadi!Çeksin mi?Omzunu silkti sadece, sessizce baktı gözleri.Sessizce ve kırık Umutsuzluğuydu objektife takılan.Kömür gözleri parlamıyordu,içten içten ağlıyordu bu kara yüz, dudakları gülmeyi unutmuştu. Yine de sessizce baktı gözleri objektife, sessizce ağladı Dokuz yaşında kendisine can verenleri kaybetmişti Gamze.Toprağın öfkesiydi onları uzaklara götüren.Kayaların,dağların,taşların öfkesi.Olsun anneannesi vardı ya,ona bakardı.Nereye kadar?Farkındaydı ölümün soğuk elleri anne babasını sçmişti.Beni görüyorlardır,değil mi?Yanımdalar biliyorum .Beni seviyorlar.Tek üzüldüğüm,keşke uzaklara gitmeselerdi. Sessizce baktı gözleri yine, sessizce sordu. Bir de kardeşi vardı Gamze'nin yedi-sekiz yaşlarında,
Kara soyunun tek temsilcisiydi Barış,bırakır mıydı amca onu öyle çadırkentlerde.Aldı,götürdü Afyon'a.Ya Gamze?O sadece ve sadece bir kız çocuğuydu, amcaya yaraşmazdı! Sessizce baktı gözleri o anda Anne ,acıktım, yemek yiyelim diyemeyecekti artık.İş başa düşmüştü,kendi kendini doyurmak zorundaydı. Aldı eline kovaları,doğru aşevine.Hey, küçük kız nasıl taşıyacaksın o yemekleri?Çadırımız uzakta tekrar tekrar gelemem,hem ben yalnızım,annem babam yok ki. Sessizce baktı gözleri kadına, sessizce yürüdü. Kara Gamze, bir küçücük hayat işte, taşların molozların, demirlerin arasından sıyrılan . Toprağın öfkesine yenik düşmeyen bir küçücük yürek öfkenin bağışladığı bir küçücük can.Okula gidecek büyüyecek. Silinmeyecek elbet bu öfke zihninden, sarstıkça sarsacak Kara Gamze'yi.En derinde bir yerlerde o uğultu hep duyulacak. Sessizce baktı gözleri arkamızdan, sessizce el salladı.
Unutabilmek
az kaldı umutları yitirmeye bir adım, sonra yok olup gidecek bir adın bile kalmayacak geride yani söyleyecek bir sözüm bile olmayacak seni unutabilmenin sınırlarındayım bir adım sonra adın yanlızlık olacak bir kadehe bir şişeye bakacağım yani içmek için bile bir sebebim olmayacak sonra hayalinde kalmayacak benimle salaş bir gecede buhar olup uçacak birkaç damlası donacak gözlerimde yani ağlamak için bile bir sebebim olmayacak seni unutmuş olacağım az sonra fırtına çoktan dinmiş olacak ne ellerin ne gözlerin kalacak aklımda yani kahrolmak için bile bir sebebim olmayacak duygulanmayacagım dolaşırken gezdiğimiz yerlerde yolda, okulda, otobüste, kampüste bu lanet şehirde kalacağım işte öylesine yani yaşamak için bile bir sebebim olmayacak
Unut Onu
Yine tam oldum ki diyorum... Ve yine bırakmadı beni Buldum; istiyorum da ne demek, Sevmek ve bir parça sevgi beklemek.
Seçmeyi başaramamak suçum ki Buna boyun eğiyorum kanaatimde. Aklımda biri var ki Unutmam gerekiyor.
Her gördüğümde kalbim acıyorsa Gözlerine bakınca gözüm ışıyorsa Sevgimin derinliklerine iniyorsa bedenim Ben ona seni sevmiyorum; Diyebilsem de içimden...
İşte bunu bilemiyorum... "bildiğim tek şey; onu sevdiğimdir..."
Acabalara...
yitik bir ülkenin son şarkısıdır çalınan bir marşa dönüşür gidişine adanan tüm sözler kelimeler anlamını yitirir göndere çekilen yalnızlığıdır öykülerimin rüzgarla savrulurken tutar ya bedeni ipler yaralanır gidemeyişine gökyüzü sımsıkı sarar seni direkler ve halatlar kalıverirsin orada gecelere katılarak kimi zaman üşüyerek kimi zaman ıslanarak kaybolan gidişlere dair ya herşey sen yine de sımsıkı sarılan iplerden ve direklerden kurtul gittiğin adreslerde seni bekleyenler olduğunu göreceksin... bir İstanbul/Hasret şarkısıdır çalınır denizden bir rüzgar gelir ve sen dalga dalga sahiller vurursun...

Gulyabani, Gul-i beyabaniorijinal varyantiyle de karşımıza çıkan bu muhayyel mahlûk, gezginlere ve yolculara uğrayıp onları mahveden canavardır. Daha sonraları Anadolu kültüründe ahubabayla beraber anılmaya başlamış ve insan yediği düşünülen kocaman, uzun sakallı ve asalı bir dev olarak tasavvur olunmuştur.
Bazı türk halklarının geleneksel demonolojik görüşlerine göre, her zaman kadın kılığında olduğuna inanılan mitlojik bir varlık. "Guleybanı" ve "Aleybanı" şeklinde de rastlanır. Adı hurafelerle ilgili olarak "Gulyabani", korkunç bir varlık olup, karanlık zamanlarda çölde ve mezarlıklarda koşan birinin gözüne canlı gibi görünür. Vücudu tüyle kaplı, kocaman, pis kokulu bu acayip varlığın ayakları tersinedir. Gündüzleri mezara girer. Geceleri ise hortlayıp çıkar. At binmeyi ve at kuyruğu örmeyi ve çocukları çok sever. Bir oyundan çıkarak, onları güldürmeye çalışır. O ayni anda çöllerin ve harabelerin iyesiydi. O, yolcuları yollarından döndürüp mahvederdi.
Etnik-kültürel gelenekte ise bazen onun "Al ruhu", "Al anası" ve "Al kadını" olduğu düşünülür. Bu görüş, aralarındaki benzerlik veya tam yakınlıktan ileri gelir. Pamir Kırgızlarının mitolojik metin ve efsanelerinde bu şeytanî varlığın adına "Gul" ya da "Gul-i Biyaban" şeklinde de rastlanır.Araştırmacılar bu varlığı en eski Arap rivayetlerine bağlıyorlar. "ıssız yerin ruhu" gibi anlamlandırılan bu şeytanî varlık, "Kar Adam" efsanelerinin yayılmasıyla yeni bir hayat kazanmıştır.
Bütün vücudu sarı-kırmızı tüylerle kaplı bu insanımsı çirkin varlık, dağ yamaçlarında ve kimsenin olmadığı çöllerde akşam üstü ortaya çıkar. Avcılara yaklaşıp onlarla insan gibi konuşur. Bir şeyler ister sonra onlara güreş yapmayı önerir. Avcı kazanırsa "Gulyabani" sessizce çekip gider. Ama eğer o kazanırsa avcı, uzun zaman hasta yatacak demektir. Ya da çöllük ve harabe bir yerde yalnız başına yatan birinin ayağının altını yalaya yalaya kan çıkacak kadar inceltir. Sonra ölünceye kadar kanını içer. CIVALI BAROMETRE : 1643’ te Evangelista Torricelli, hava basıncını ölçmek için yeni bir yöntem geliştirdi. Torricelli, vakum ve basınç üzerine deneyler yapmaktaydı. Yarıya kadar cıvayla doldurduğu bir kaba, yine ağzına kadar cıvayla dolu bir tüpü ters çevirip batırmıştı. Havanın basıncına bağlı olarak tüpteki cıvanın oranı bir miktar azalmaktaydı. Böylece bugün “cıvalı barometre” olarak bildiğimiz cihaz ortaya çıkmış oldu.
PARA : Para, ilk kez MÖ 700’ de Lidya’ da malların alımı için kullanıldı. Yoğun olarak ticaretle uğraşan ve bir Anadolu uygarlığı olan Lidya’ da paranın ilk formu değerli maddeden oluşmaktaydı. Altın ya da gümüş, en çok kullanılan para hammaddesiydi. MÖ 700 yılına gelene kadar insanların ekonomik ilişkilerinde kullandıkları en yaygın metot “barter” yani değişim sistemiydi. Buğday almak isteyen, yerine eşit miktarda pirinç kullanabiliyordu. Günümüzde ise para kullanımı, yavaş yavaş yerini dijital ortamdaki paralara yani kredi kartlarına bırakmaktadır.
|
|
|
|